Translate

23 Aralık 2016 Cuma

Doğal Savunma Mekanizması

Korku, insanın sahip olduğu en temel duygulardan biridir ve evrenseldir. Her insan bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde çeşitli şeylerden korkabilir. Bu korkuların nedeni de genellikle hayatta kalma içgüdüsüdür.
İlk çağlarda insanlar öldürülme tehlikesiyle yabancılardan ve vahşi hayvanlardan, getireceği tehlikeyi kestirememekten dolayı da gök gürültüsünden ve karanlıktan korkmuşlardır. (ki bu onların hayatta kalmalarını sağlamıştır.) günümüzdeki korkuların temeli bunlara dayansa da korkularımız çağın getirilerine göre gelişmiş, artmış ve farklılaşmıştır. Örneğin evinizin önünde kol gezen vahşi hayvanların yerini yatağınızın altındaki canavarlar almıştır. Özetle korku da bizimle birlikte evrilmektedir.
Korkuyla ilgili en çok sorulan sorulardan biri : “korku doğuştan mı gelir yoksa sonradan mı?” sorusudur.  Evrimsel psikolojiye göre biz insanlar doğduğumuz andan itibaren insan doğasını tehdit eden uyarıcılardan korkmaya programlıyız. Örneğin; yeni doğan bebekler yüksek sesten, küçük çocuklar karanlıktan veya yabancılardan korkar. Gündelik hayattan edindiğimiz diğer korkular ise öğrenilmiş korkulardır. Örneğin; küçük yaşta boğulma tehlikesi geçirmiş bir insanın sudan korkması gibi. Evrimsel psikolojinin öne sürdüğü bu yaklaşıma göre doğuştan gelen korkular her zaman öğrenilen korkulardan daha baskındır. Bu öneriyi bir deney ile açıklayalım:
Amerikalı psikolog John Broadus Watson, “korku doğuştan mı gelir yoksa sonradan mı öğrenilir?” sorusuna cevap bulabilmek için asistanı Rosalie Rayner ile birlikte bir deney tasarlar. İkilinin denekleri ise sağlıklı bir bebek olan sekiz aylık Albert’tır. Deneye başlamadan  önce  Albert’a birkaç test yapılır. Bebeğe sırasıyla ilk kez karşılaşabileceği nesneler  gösterilir. (beyaz bir fare,tavşan, kağıt parçaları…) Amaç, Albert’ın bunlara karşı tepkisi olup olmadığını incelemektir. Sonuç olarak Albert, gördüğü hiçbir nesneye karşı korku göstermez. Bu testten sonra Albert boş bir odaya götürülür. Odada bez bir yatak haricinde hiçbir şey yoktur. Daha sonra yalnız bırakılan Albert’ın yanına beyaz bir fare salarlar. Albert’ın fareyle arası iyidir. Ve bir sonraki aşamaya geçilir. Albert, fareye her dokunduğunda iki demir çubuğu birbirine vurarak rahatsız edici sesler çıkarırlar. Sesleri duyan küçük çocuk ağlamaya başlar. Dokunmaya çalıştığı an hep aynı sesi duyduğu için bir süre sonra fareye dokunmaktan çekinir. Deney farklı tüylü objelerle birkaç gün daha tekrarlanır. Sonuç olarak, Albert, özellikle beyaz renkli, tüylü bir nesne görse korkup, ağlamaya başlar. Ve bu deneyle koşullu korku kanıtlanır.
Diğer bir yaklaşıma göre, bireyin nelerden korktuğu, korkulan uyarıcının birey ile olan ilişkisine bağlıdır. Örneğin daha önce trafik kazası geçirmiş biri için araba yolculukları bir stres kaynağı iken geçmişte böyle bir olay yaşamamış biri için bir stres kaynağı olmayabilir.
Şimdi de korkuyla ilgili başka bir kavrama değinelim. Fobi. Daha önce korkuyu, canlının doğasını tehdit eden veya edebilecek olan olay ve varlıklardan savunma içgüdüsü olarak tanımlamıştık. Fobi de bu korkunun hastalık seviyesine ulaşmasıdır. Belirli seviyedeki korku hayatta kalmak için gerekliyken, korkunun kontrolden çıkması yaşamı kısıtlayabilir. Yani yaşama hizmet eden korku fobiye dönüşür. Fobiler halk arsında hastalık olarak görülmediği için tedavi edilenlerin sayısı az olsa da fobik (fobisi olan) biri panik atak hastasıyla hemen hemen aynı belirtileri gösterir. Ancak korkmayın çünkü çoğu fobinin tedavisi bulunmaktadır. Sorunu çözemediğiniz zaman yardım istemekten çekinmeyin.

Korku,neşe,üzüntü,öfke,tiksinti. Hangi ırktan, hangi ülkeden olursanız olun bu duyguların hepsi evrenseldir. Tıpkı korku gibi. Yaşamımızın temelinde de bu duygular vardır. Hepsi bir arada insanoğlunu oluşturan bir formül gibidir ve hepsi birlikte bir denge içinde çalışır. Biz ise hayatımızda bu dengeyi korumaya çalışırız. Ancak zaman zaman bu denge bozulabilir. Biri diğerlerinin önüne geçmeye çalışabilir. O zaman geldiğinde durun. Durun ve kontrolü elinize alın, dengenin bozulmasına engel olun. Duygularınızın esiri olmayın. O dengenin hiç bozulmaması dileğiyle…
korkunun kaynağı gelecekte yatar. kim gelecekten kurtulmuşsa, korkacak hiç bir şeyi yoktur.                                                                                                         M.Kundera

17 Aralık 2016 Cumartesi

Eski Bir Tapınak Yazıtı

 "Gürültü patırtının ortasında sükunetle dolaş; sessizliğin içinde huzur bulunduğunu unutma. Başka türlü davranmak açıkça gerekmedikçe herkesle dost olmaya çalış. Sana bir kötülük yapıldığında verebileceğin en iyi karşılık unutmak olsun. Bağışla ve unut. Ama kimseye teslim olma. İçten ol; telaşsız, kısa ve açık seçik konuş. Başkalarına da kulak ver. Aptal ve cahil oldukları zaman bile dinle onları çünkü dünyada herkesin bir öyküsü vardır.
  Yalnız planlarının değil, başarılarının da çıkarmaya çalış. işinle ne kadar küçük olursa olsun ilgilen; hayattaki dayanağın odur. Seveceğin bir iş seçersen yaşamında bir an bile çalışmış ve yorulmuş olmazsın. İşini öyle seveceksin ki, başarıların bedenini ve yüreğini güçlendirirken verdiklerinle de yepyeni hayaller başlatmış olacaksın.
  Olduğun gibi görün ve göründüğün gibi ol, sevmediğin zaman sever gibi yapma. Çevrene önerilerde bulun ama hükmetme. İnsanları yargılarsan onları sevmeye zamanın kalmaz. Ve unutma ki, insanlığın yüzyıllardır öğrendikleri, sonsuz uzunlukta bir kumsaldaki tek bir kum taneciğinden daha fazla değildir.
   Aşka burun kıvırma sakın; o çöl ortasında yemyeşil bir bahçedir. O bahçeye layık bir bahçıvan olmak için her bitkinin sürekli bakıma ihtiyacı olduğunu unutma. 
   Kaybetmeyi ahlaksız bir kazanca tercih et. İlkinin acısı bir an, ötekinin vicdan azabı bir ömür boyu sürer. Bazı idealler o kadar değerlidir ki, o yolda mağlup olman bile zafer sayılır. Bu dünyada bırakacağın en büyük miras dürüstlüktür.
   Yılların geçmesine öfkelenme; gençliğine yakışan şeyleri gülümseyerek teslim et geçmişe. Yapamayacağın şeylerin yapabileceklerini engellemesine izin verme.
   Rüzgarın yönünü değiştiremediğin zaman, yelkenlerini rüzgara göre ayarla. Çünkü dünya, karşılaştığın fırtınalarla değil, gemiyi limana getirip getiremediğinle ilgilenir. Ara sıra isyana yönelecek olsan da hatırla ki, evreni yargılamak imkansızdır. Onun için kavgalarını sürdürürken bile kendi kendinle barış içinde ol. 
  Hatırlar mısın doğduğun zamanları? Sen ağlarken herkes sevinçle gülüşüyordu. öyle bir ömür geçir ki, herkes ağlasın öldüğünde, sen mutlulukla gülümse. sabırlı, sevecen, erdemli ol. önünde sonunda bütün servetin sensin. Görmeye çalış ki, bütün pisliğine ve kalleşliğine rağmen dünya yine de insanoğlunun biricik güzel mekanıdır." 
                                                                                              (Xsentus İÖ 9.yy)

22 Ekim 2016 Cumartesi

#SenKimsin?

Benim adım Nisa. On yedi yaşındayım. Ankaralıyım. Ben bir genç kızım. Öğrenciyim. Ablayım. Kiminin kuzeni, kiminin yeğeni, kiminin arkadaşıyım. Yedi milyar eşsiz insandan sadece biriyim. Hem herkes gibiyim hem de hiç kimse. Ben her şeyim. Ben hiçbir şeyim. Ben senim. Ben evrenim.
Evrende bulunan hiçbir varlık bir diğerine benzemez. Tıpkı benim gibi, sizin gibi. Gerek görünüş gerek davranış olsun hepimiz bambaşkayız. Özeliz ve bizi biz yapan bu ; yani farklılıklarımız. Seçimlerimiz farklı, düşüncelerimiz, sevdiklerimiz, sevmediklerimiz. Aynı dünyanın farklı insanlarıyız ve ben bu kadar farklı bir dünya da yaşadığım için çok mutluyum. Bir tablonun farklı renkleri gibiyiz. Uyumlu ve beraber. Ben de kendimle beraber diğer bütün renkleri kucaklıyorum. Hepsini ayrı ayrı seviyor ve saygı duyuyorum. Yaşamanın da özü de bu değil midir zaten?
İnsanoğlu evrene ilk ayak bastığından beri dünyadaki yerini sorgulamıştır. Araştırmış, düşünmüş ve bulgularını gelecek nesillerle paylaşmıştır. Neden buradayız? İnsanın dünyadaki yeri nelerdir? Hayatın amacı, özü nedir?  Bir çok soru bir çok düşünceyi de beraberinde getirmiştir ve insanlar sırf bu soruların cevabını bulabilmek için uzaya çıkmış, derin denizlere dalmış, kütüphaneler kurmuş. Herkes kendi cevabını ,  kendi yöntemiyle aramış. Kimisi bulmuş, kimisi bulamamış. Ben de diyorum ki belki hayatın amacı budur: hayatın amacını aramak. Bulun veya bulamayın.
Ben, kendi amacımı kendi yöntemimle arıyorum. Yeni icat edilmiş bir makineyi ilk defa inceleyen bir bilim adamı heyecanıyla kendimi keşfediyorum. Keşfettikçe amacıma daha çok yaklaşıyorum sanki.
Sen kimsin? Diye soruyorum sürekli kendime. Aziz Nesin’in dediği gibi, sen nesin? Sonra cevap veriyorum: olduğum kişiyim, ne bir eksik, ne bir fazla. Bu fikirlerin sahibiyim, bu hayatın.

Herkes gibi benim hayallerim, hedeflerim var. Dünyaya yararlı bir şeyler yapmak , mutlu olmak istiyorum. İşte bu benim. Peki ya sen kimsin?
 " Bana yağmuru anlatma, yağ"  -Victor Hugo

30 Eylül 2016 Cuma

Çocukça

Mutlu olmanın şifresi çocuk kalabilmektir. Çocukça… hür ve şen.
Çocukluk bir insanın hayatındaki en önemli dönemdir. Şu an sahip olduğumuz çoğu karakteristik özelliğimiz bu dönemde oluşmuştur çünkü. bizi biz yapan çocukluğumuzdur.
Çocuklar bu dünyaya ilk geldiklerinde oyun hamuru gibidirler. El değmemiş,saf ve lekesiz. Onlara şekil veren de bizleriz. İyi veya kötü yönde onlar bizim eserlerimiz. Sözün özü kötü çocuk yoktur, kötü ebeveyn vardır.
Her zaman çocukları farklı bir canlı türü gibi görmüşümdür. Süper insanlar gibi.sanki farklı bir gezegenden gelmişler. Sonsuz bir hayal gücü, yüksek öğrenme kabiliyeti, merak duygusu, içgüdü, sınırsız sevgi ve daha nice -yetişkinlerin unuttuğu- özelliklerle donatılmışlardır. Aslında dünyaya gelen bütün insanlar zamanında “süper insanlar”dı. Ancak sonradan bozuldular. Büyüdükçe , çocukluklarını unuttular. Artık hiçbir yetişkin nasıl çocuk olunacağını bilmiyor. Doğal olarak çocuk yetiştirmeyi de.
Bu eşsiz dönem geçtikten sonra yerini yavaş yavaş yetişkinliğe bırakıyor. Bu geçiş dönemine de biz “ergenlik” diyoruz. Er geç kapsüllerinden çıkan bu zavallı canlılar ne yazık ki gerçek dünyaya kolay kolay alışamıyor. Kendi dünyalarının gerçeğiyle uyuşmadığını görmek aldıkları ilk darbe oluyor tabii. Onları mazur görün. zamanla gerçek dünyaya adapte olan bu canlıların artık yetişkin olma vakti gelip çatıyor. Yetişkin olmayı yanlış anlayan ebeveynler doğal olarak bu gençlere de yanlış öğretiyorlar. “artık koca adam/kız oldun.” Diyerek içlerinde kalan bir parça çocukluğu da bastırıyorlar. Ve bu talihsiz gençler de yetişkinliği ciddi olmak veya para kazanmak için çalışmak sanıyorlar. Çocukça davranmak bir aşağılama  olarak kullanılıyor.   Onlar çocuklarına, çocukları da kendi çocuklarına yetişkinliği işte böyle yanlış öğretiyor.  Belki de bu zinciri kırma vakti gelmiştir artık.
Bunu en iyi “küçük prens” kitabı anlatır, okuyanlar bilir. Daha küçücük çocukların hayal dünyası yetişkinlerce baltalanır “yapma”,”etme”,”şımarma” … çünkü gerçek dünya onları beklemektedir ve orada çocukluğa yer yoktur(!). pastel boyaları bir kenara bırakıp nasıl fatura ödeneceğini öğrenmeleri gerekiyordur. Pastel boyalarla faturalar yan yana duramaz.
Hayat zordur. Eğlenmeye vakit bulamazsınız çünkü para kazanmak için çalışıp duruyorsunuzdur. Çocuğunuza vakit ayıramıyorsunuzdur çünkü faturaları ödemeniz gerekmektedir. Bizi buna sistem iter. Ve bu zor şartlarla baş etmenin tek yolu içinizdeki çocuğu öldürmemektir. Yine para kazanın, yine fatura ödeyin ama bir çocuk size oyuncak bir fincan verince o hayali çaydan da bir yudum alın. Çocuk kalmak kötü bir şey değildir ki. Bazen size hayat veren o içinizdeki çocuktur. bu yüzden ona iyi davranın.
Çocuklar özeldir. Size verilmiş birer emanettir. Hayal güçlerini baltalamak yerine onları geliştirmelerine izin verin. Bırakın çocukluklarını doyasıya yaşasınlar. Sorularına sabırla cevap verin, onlarla oyunlar oynayın, vakit geçirin. Çocuklarla çocuklaşın ve bundan korkmayın. Çünkü bir çocuktan neler öğreneceğinizi asla bilemezsiniz.
Yazımın sonuna geldim artık. Umarım düşüncelerimi doğru aktarabilmişimdir. Hep çocuk kalabilmeniz dileğiyle…
Çocuklar galaksi gibidirler. Onları bir kutuya kapatamazsınız. Bırakın boşlukta yayılsınlar.


5 Eylül 2016 Pazartesi

"Aslında Herkes Dahidir"

Her zaman yaşıtım kızlardan farklı olmuşumdur. Gerek tarzım, gerek kararlarım açısından hep kümenin dışında kaldım. Ortaokuldayken çoğu kız dış görünüşüne dikkat etmeye başlamıştı. Hafiften makyaj yapmış, saçlarını düzleştirmişlerdi. Ben ise yaşıtlarımın ikinci plana attığı şeyle kafayı bozmuştum: zekayla… sürekli daha zeki olmaya -­ en azından öyle görünmeye - çalışmıştım. Sürekli zeka geliştirme yollarını araştırmıştım. Sık sık IQ testleri yapıyordum ve sonuç normal bile çıksa moralim bozuluyor, bunu şahsıma yapılmış bir hakaret olarak görüyordum.
Yine ortaokuldayken bir kız arkadaşım vardı. Çok zeki ve çalışkandı.- ne kadar özendiğimi tahmin edersiniz- bir gün sohbet ederken konu Beethoven etkisine geldi. Tabii o zamanlar bu etkinin adını bilmiyorduk. Arkadaşım “ annem bana hamileyken bana klasik müzik dinletmiş.” tarzı bir cümle kurdu.  Doğal olarak da ben de suçu anneme attım. Hatta eve gidince neden ben küçükken bana klasik müzik dinletmedin diye kızmıştım. Elbette, annem bunu komik bulmuş,gülüp geçmişti ancak ben gayet ciddiydim. Bir ara herkesin çocuğuna klasik müzik dinleterek sırf zeki olsun diye işkence edilmesinin bilim adamlarınca son verilmesi keyfimi yerine getirmişti doğrusu. Yani anne karnında klasik müzik dinletmek çocuğunuzu dahi yapmıyor. fakat korkmayın zeki olmak için çok geç değil çünkü bu doğru bilinen yanlışın küçük bir kısmı doğru. Hem bunun için anne karnında da olmanız gerekmiyor. Yapılan deneyler sonucunda müzik dinlemek- Beethoven şart değil- kısa süreliğine-buraya dikkat- bilişsel zekanızı (IQ) arttırıyor. Böylece müzik dinlemenin büyüsü kanıtlanmış oluyor.
Bu olaydan yıllar sonra internetde Einstein’ın meşhur bir sözüne denk geldim “aslında herkes dahidir.” İlk başlarda bu söz garibime gitmişti. Madem herkes dahiyse neden IQ testleri yapılıyor? Bu ve bunun gibi sorular beni düşünmeye sevk etti ve bu sefer cümlenin tamamını inceledim: “Aslında herkes dahidir. Ama siz kalkıp bir balığı, ağaca tırmanma yeteneğine göre yargılarsanız, tüm hayatını aptal olduğuna inanarak geçirecektir.” Bu sözü mutlaka duymuşsunuzdur. Ben de bu sözün üzerine uzunca bir süre düşündüm ve sonunda bir sonuca vardım. Herkes kendi alanında dahi idi. Ve Einstein yine haklıydı. Demek istediğim dünyadaki her bir insanın benzersiz olması gibi bu insanların kabiliyetleri ve potansiyelleri de farklıydı. Hepsi kendilerine özel dahilerdi. Hepsinin dünya üzerinde bir amacı vardı ve sadece kendilerine özel yeteneklerle donatılmışlardı. Einstein bir dahiydi, Picasso da öyle, Beethoven da… hepsi kendi alanlarında mucizeler yaratmışlardı. Beethoven tutup da fizik teorileri üretmeye çalışmamıştı. Ki bu da eğitim sistemimizin ne kadar yanlış olduğunu gösteriyor. Ama bunu sizin takdirinize bırakıyorum. İstediğiniz şekilde eleştirin.

Şimdi “konu Beethoven dan buraya nasıl geldi?” diyeceksiniz ama bu naçizane yazımın amacı sizlere potansiyelinizi keşfettirmek. Hepimiz eşsiz ve özel varlıklarız. Elbette kusurlarımız var.kimin yok ki. Ancak bizi özel yapan bu kusurlarımızla beraber donatıldığımız yeteneklerimiz. Böyle binlerce kombinasyondan oluşuyoruz. İşin özel yanı da bu; İyi yanlarımız da, kötü yanlarımız da bize özel. Önemli olan bunu nasıl kullandığımız. Artık kötü yanlarınızı gördüğünüz kadar iyi yanlarınızı da görmeyi öğrenmelisiniz ancak o zaman kim olduğunuzu öğrenirsiniz çünkü. Kendinizi keşfedin. Potansiyelinizi,sınırlarınızı görün.onlarla barışık olun, kısaca “kendinizi” olduğunuz gibi kucaklayın. Beni soracak olursanız, zeki olma takıntımı atlattım. Ortalama bir zekam var ve kendimi bununla seviyorum çünkü ben de kendi alanımda bir dahiyim. Hala kendimi keşfetmekle meşgulüm ve keşfettikçe de özümü öğrenmeye bir adım daha yaklaşıyorum. Umarım siz de kendinizi tanıma fırsatına erişirsiniz. 
 “Aslında herkes dahidir. Ama siz kalkıp bir balığı, ağaca tırmanma yeteneğine göre yargılarsanız, tüm hayatını aptal olduğuna inanarak geçirecektir.”-Einstein

31 Ağustos 2016 Çarşamba

Beş Dakika Daha...

Şu an dünya da yedi milyardan daha fazla insan yaşamakta. Her saniye birileri ölüp, başka birileri doğmakta. Kimileri ise yaşarken ölmekte.
Yüzyıllardır dünyadayız. Gelişip,büyüdük, çoğaldık. Yasalar çıkarttık, kurallar koyduk. Bir sistem oluşturup o sistemin bir parçası olduk.
Her sabah milyonlarca insan uyanıyor, işine, okuluna gidiyor, eve geliyor, yiyiyor,içiyor ve yatıyor ve yllarca bunu devam ettiriyor. Peki ne için? Araba- ev almak, geçinmek veya hayallerine ulaşmak için… daha beş dakika sonra ne olacağını bilmeden yıllar sonrasını düşünüyor. Kendini buna o kadar kaptırıyor ki “şu anı” unutuyor. Bu günün değerini bilmiyor. Nefes aldığı her saniyeyi, sevdikleriyle geçirdiği her anı veya o an yapmakta olduğu şeyi hiçe sayıyor. Kendini geleceğe öyle kaptırıyor ki o geleceğin geldiğini bile fark etmiyor. Zaman ne kadar hızlı geçiyor oysaki. Yapacak bir sürü şeyi vardı. Ama şimdi yolun sonunda ve iş işten geçeli de çok olmuş. İşte boşa gitmiş bir hayat daha! Geleceğin büyüsünden bu günü unutan insancıklar… ne yazık!
On birinci sınıfta bir arkadaşım vardı. Bir gün birlikte ders çalışırken “ben seneye n’apıcam?” diye yakınmıştı. Bu konuşmadan birkaç ay sonra vefat etti. Mekanı cennet olsun. Hayatımın en zor dönemlerinden birinden geçtim. Fakat bundan bir ders de çıkardım. Okuduğum kişisel gelişim kitaplarının aksine yaşayarak öğrendim; Anda kalmak… basit bir eylem gibi görünse de yapması çok zor. Çünkü bu eylem kaybolalı uzun zaman oldu. Kendi ellerimizle yarattığımız sistemlerin köleleri haline geldik. Çok klişe bir cümle ama doğru.
Anda kalmak; o an da – yani şu anda- yapılan şeyin farkına varmaktır. Yemek yerken, su içerken hatta bu yazıyı okurken ne yaptığınızı bilincinde olmaktır. Kendinize “ben şu anda ne yapıyorum?” diye sorduğunuzda aldığınız cevaptır. “şu an bu yazıyı okuyorum”. İşte şimdi şu andasınız. Benimle beraber. Şimdi çevrenize bir bakın. Gördüğünüz her şey Şu an orada sizinle. “o” anda…
Her zaman zamanın ne kadar hızlı geçtiğinden şikayet ederiz. İşte bunun nedeni geleceğe olan hayranlığımız. Bu anın farkında değiliz ne yazık ki. Elbette her şeyi bir kenara bırakın demiyorum. Yine işinize, okulunuza gidin. Hayaller kurun. Ancak şu anı unutmayın. Bu gününüz var ama yarınınız olmayabilir. Sevdiklerinizi bir daha göremeyebilirsiniz veya üstüne hayaller kuracak bir geleceğiniz bile olmayabilir. Bu bizi “bu gün son günün olsaydı ne yapardın?” sorusuna götürüyor.
Bu da aklıma bir hikaye getirdi :”bir profesör  dersine girdiği sınıfa bu malum sorumuzu sorar. Öğrencilerin kimi “ailemle vedalaşırım”, kimi “ hiç yapmadığım şeyler yaparım”, kimi “sevgilimle zaman geçirim” tarzı cevaplar vermiş. Profesör tüm cevapları aldıktan sonra “ bunları yapmak için bu gününüzün son gününüz mü olması gerek?” diye sormuş.” İşte bahsettiğim şey tam olarak bu…
Bu beş dakika en değerli beş dakikanız. Onu değerlendirin çünkü bir dahaki sefere bir beş dakikanız olmayabilir…
Nice beş dakikalara…

Evvelce yaşadıkları zamanı kötü kullanmaları, insanları geri kalan zamanlarını daha iyi kullanmaya sevketmez. -La bruyere

24 Ağustos 2016 Çarşamba

"Mutluluk Bir Seçimdir."

İnsanlık ilk yıllarından bu yana sürekli bir evrim ve gelişim içinde. Yaşam standartlarından, inançlara kadar birçok olgu da insanoğluyla birlikte değişip, gelişti. Ama insan beynini kurcalayan bazı meseleler hiç değişmedi. Örneğin “ bu gün karnımı nasıl doyururum?” veya “nasıl mutlu olunur?” … aslında bunların birden fazla cevabı var. Ve ben bütün koca yürekliliğimle size bu cevapları vereceğim.
Öncelikle neye sahip olduğunuz veya olmadığınız mutluluğunuz etkilemiyor. İçiniz rahat olsun. İnsan beyni bir süre sonra durumu olağanlaştırıyor ve felçli de olsanız, milyoner de mutluluk seviyeniz eşit oluyor. İnsan doğası gereği mutluluk sentezleyebiliyor, ne harika değil mi? Ancak çoğu insan bu harika özelliği kabul etmiyor; onlara göre mutluluk bulunuyor ve sahip olunuyor. Masallarda ki gibi sonsuza kadar mutlu yaşanmıyor yani. insanlar bir seçim yapmak zorunda kaldıklarında seçtiklerini daha çok seviyorlar , seçmediklerini ise o kadar beğenmiyorlar. İşte bu mutluluk sentezi. Bir nevi elindekiyle yetinme psikolojisi. “zorunda kalma”yı kullandım çünkü insanlar zora girdiklerinde elindekiyle yetinme güdüsü daha ağır basıyor. Bu polyanna’nın neden bu kadar mutlu olduğunu açıklar.yapılan araştırmalara göre de en iyi eserler, sefalet , savaş gibi zor durumlarda ortaya çıkmış. yaşam standartlarımızın,hayat kalitemizin artmasına rağmen otuz yıl önceki insanlardan daha mutsuzuz.eskilerin ellerinde bizden daha az şey olmasına rağmen daha mutlulardı. Biz ise sonuz kaynağa sahip olmamıza rağmen bir türlü bu mutluluğu yakalayamıyoruz.
 Tabii bu demek değildir ki hayatınızı sefalet içinde geçirin; sadece sınırlarınızı bilin. Onları tanıyın ve potansiyelinizle tanışın. Kolaya kaçmayın…
Bir çoğumuz “para mutluluk getirmez” sözüne inanırız. Ancak elinizdekini doğru kullandığınız sürece para bile mutluluk getirebilir. Az önceki maddemize benziyor. Yapılan deneylere göre deneye katılan insanlar ellerine geçen parayı başkaları için harcadıklarında kendilerine harcadıkları zaman göre daha mutlu oldukları gözlemlenmiş. Bunun nedeni başka birini mutlu etmenizin size yansımasıdır. Yani mutluluk kesinlikle bulaşıcıdır.
Size saydığım tüm bu maddeler elindekini iyi değerlendirebilme ve sahip olduklarınızın kıymetini bilmekle ilgiliydi. Sahip olduğunuz şeyler için şükran duyma. Şahsen ben her sabah kalktığım da sahip olduğum en küçük şey için bile şükrediyorum ; öncelikle hala hayatta olduğum için ardından bir aileye, iyi arkadaşlar sahip olduğum için, okula gidebildiğim için… vesaire vesaire. Bu liste böyle uzayıp gidiyor. Bunlar için şükrediyorum çünkü bir gün bunlara sahip olamayabilirim. Bunu bilmek elimdekinin değerini artırıyor ve beni mutlu ediyor çünkü bütün bunlara şuan sahibim. Ne büyük bir zenginlik.
Çevremizdeki insanlar bir şekilde bizleri etkiliyor. Bizde onları… sürekli bir etkileşim içindeyiz. Ancak giderek düşen mutluluk seviyesi insanlara gülen bir surat arattırıyor. Onlara iyi gelecek birileri lazım artık. En ufak bir “merhaba” veya “teşekkür ederim” gibi kelimeler insanları daha iyi hissettiriyor.
 Etkileşim insanlığın bir parçası. İletişim kurmaktan, sohbet etmekten korkmayın. Belki  tanışacağınız o insan hayatınızı değiştirebilir, kim bilir?
Dünyada yedi milyardan fazla insanın var olduğunu hatırlayın. Her biri birbirinden farklı ve eşsiz. Sizde onlardan birisiniz ve bu farklılıklar dünyamızı güzelleştiren yegane şeylerden. Her biri ayrı özel yedi milyar insan... Yeni şeyler öğrenmekten korkmayın. Cesur olun ve atılın. Toplumun bir parçası olun. Çeşitliliği kucaklayın…
Yazımın yavaş yavaş sonuna geliyorum. Nedense bu yazı pek hoşuma gitmedi. Pek iyi yazamadım ve bunun için de sizden çok özür diliyorum. Ne yazık ki word dosyası ilk yazıyı açmadığı için tekrardan bu konuyla ilgili bir yazı yazdım. Tabiî ki ilki kadar güzel olmadı, dediğim gibi… sadece size mutluluğun aslında ne kadar basit elde edilebileceğini göstermek istedim. Mutluluk bir olgu değildir. Pek uzun sürmez-ki bu da bize her güzel şeyin bir sonu olduğunu hatırlatıyor- mutluluk bir olaydır. Olur ve biter. Onu kıymetli kılan budur. Bu mutlulukları biriktirmelisiniz. Elinizdeki mutluluklarla yetinin ki, en sonunda geçmişe dönüp baktığınızda kocaman, güzel ve mutlu bir hayat görebilesiniz.
Yazımın en sonunda da kendi mutluluk sırrımı vermek istiyorum. Belki birilerine ilham olur. Kendime edindiğim küçük ama güzel bir motto : “ mutluluk bir seçimdir.” Daha önce de dediğim gibi  mutluluk küçük anlarda gizlidir. Hatta bazen yanı başınızda. Siz yeter ki görmek isteyin,mutlu olmayı seçin. İşte o zaman en ufak mutluluğun bile hazzına varacaksınız. Mutlu günler…


 Herkes mutluluktan bahseder, ama pek az kimse bilir onu. (Mme. J.P. Roland)

19 Ağustos 2016 Cuma

Saat




Geçenlerde evrene sorduğum soruların cevabı için küçük bir ipucu buldum veya  tüm cevapları kaplayan fazla geniş bir cevap. İpin ucunu nereye çekerseniz yani. Artık ne diyeceğiniz , nasıl yorumlayacağınız size kalmış. Ben sadece kendi bakış açımla anlatacağım.
Bundan birkaç gün önce gece saat üç sularıydı. Tatilden ötürü zaman algım tamamen kaydığı için uyku düzenim fazlasıyla bozuk. Evdeki herkes derin bir uykudaydı,ben hariç. Kardeşimle paylaştığım odada yatağın için öylece yatmış uykumun gelmesini bekliyordum. Odamızın kapısı açıktı ve koridordaki monolog saatin tiktakları duyuluyordu. Normalde de kulaklarım iyi duyduğu için sanki saat kafamın içinde gibiydi. Hatta bir ara gaipten duyduğumu bile düşündüm. O sırada saatten başka bir yer odaklandığımda tiktakları duymadığımı fark ettim. Dikkatimi saate verdiğim de ise onu tekrar duyabiliyordum.( elbette bunun psikolojide bir açıklaması vardır ama benim ilgilendiğim bu değildi…bu seferlik.). birden aklıma bunun bir mesaj olabileceği geldi, belki küçük bir ipucu… veya ben her şeyin altından bir anlam çıkarmaya çalıştım. Bunu gerçekten bilmiyorum. Tek bildiğim bana ilham verdiği. Saati duymak istediğimde duyabiliyordum ancak istemediğimde saat susuyordu. Yani bu benim isteğime bağlıydı (bunun da kesin felsefede de bir açıklaması vardır). Bu edindiğim tecrübeyi gerçek hayata da uygulamaya çalıştım. Ve bir şey buldum…
İnsanoğlu yaratılıştan itibaren bir sürü soru sormuş ve soruların cevabını bulmaya çalışmıştır. Felsefeciler uzun yıllar bu sorulara kafa patlatmış ve kendilerince cevaplar bulmuşlardır. İyi ki de yapmışlar… ben de bir felsefeci olmasam da kendi cevabımı buldum :
Eğer cevabı bulmak isterseniz can-ı gönülden dinleyin. O size gelecektir. Bu kadar basit mi yani? Kesinlikle… çoğu insan soru sorar ancak gerçekten cevabı bulmak istemez. Çünkü kulakları çok uzun süredir bir şey duymaz haldedir. Kendi kulaklarını kendileri kapatmıştır. Sorsanız , elbette cevapları bulmak istediklerini söylerler ama gerçekte öyle olmadığını onlarda bilirler. Bunun nedeni kişiden kişiye değişir. Allah’ a şükür bununda bir çözümü var;parmakları kulaktan çekmek. Açın kulaklarınızı ve dinleyin. Cevapları dinleyin. Kendinize şunu sorun: “ cevabı bulmayı gerçekten istiyor muyum?”… cevaptan emin değilseniz sormaya devam edin. Ta ki ellerinizi kulaklarınızdan çekene kadar…
Bu yazıyı da güzel bir alıntıyla bitirmek istiyorum:
"Dileyin, size verilecektir; arayın, bulacaksınız; kapıyı çalın, size açılacaktır." (Matta7:7)

Tüm sorularınızın cevap bulması dileğiyle….