Translate

29 Eylül 2022 Perşembe

Tetris

 Geçenlerde Tetris oynarken hayatın anlamını çözdüm. Şimdi öyle telaş yapmayın ahım şahım bir şey değil fakat gece can sıkıntısıyla oynadığım Tetris, harika bir metafora dönüştü benim için. Çünkü çok basit bir oyun gibi gözükür kendisi. Ne var yani, alt tarafı şekilleri yapboz gibi bir araya getirerek bir satırı tamamlamanız gerekiyor. Fakat rastgele önünüze atılan bu şekiller gitgide daha hızlı belirmeye başlıyorlar. Bir yerden sonra eliniz ayağınız birbirine dolaştığı için şekilleri uygun yerlere koyamıyor ve dolayısıyla kaybediyorsunuz. Ancak moraliniz bozulmasın çünkü en umutsuz yerden bile oyunu kendi lehinize döndürebilirsiniz.

 Tetrisi ilk oynamaya başladığımda tüm şekilleri yapboz gibi mükemmel bir titizlikle yerleştirmeye çabalardım. Eğer bir satır bile yamuk veya eksik olursa anında şevkim kırılır ve oyunun devamında da berbat oynardım. İşte bunun bana lisedeki halimi ne kadar hatırlattığını düşündüm bugün. Nasıl her şeyin (özellikle kendimin) mükemmel olması için çalıştığımı ve en ufak bir pürüzde mutsuzlaşıp karalar bağladığımı hatırladım. Bu, tahmin edersiniz ki, beni oldukça büyük ve belirsiz bir bunalımın kollarına attı. Ancak çok kısa bir süre önce oyunda yeni bir taktik denemeye karar verdim. Evet, elim ne kadar kötü olursa olsun pes etmeyip o yamuk şekilleri bir şekilde bir araya getirecektim. “Tamam” dedim. “Bu oyunu buradan döndürürsem helal bana!” Ve öyle de oldu. Nasıl olduysa o kargacık burgacık şekilleri toparladım ve şekiller en üste ulaşıp “Game Over” yazısı belirmeden hepsini teker teker aşağı çektim. O anda, daha oyunu bitirmeden, durdum. Oynadığım oyunun bana ve benim hayatıma ne kadar benzediğini düşündüm. Geçmişte, henüz bir ergenken, nasıl ulaşılması imkânsız hedefler koyup yormuştum genç zihnimi. Her seferinde de hüsrana uğramıştım. Ne kadar da çok çalışmıştım halbuki. Haksızlıktı bu. Düpedüz sahtekarlık… Fakat hiç durup düşünmeye fırsat vermemiştim kendime. Çıktığım yolda esnek davranıp planlarımı değiştirmek aklıma gelmemişti. Nasıl mümkün olabilirdi ki bu? Ama olan buydu işte. Zamanla, hatta giderek hızlanan zamanla bana verilen yamuk yumuk şekilleri bütün o eksikliklerine rağmen tamamlamayı başarmıştım. Oyunu kazanmak için mükemmel olmama gerek yoktu çünkü. Ya da çok çabalamama… Sadece esnek bir stratejiye ihtiyacım vardı. İşte şimdiki hayatım da böyle. Hiçbir şey mükemmel gitmiş olmasa da bir şekilde şekilleri bir araya getirmeyi başarmış ve hayatımı düzene sokmuştum. Şimdi ise yeni bir mezun olarak önümde sayısız olasılık ve zihnimde esnek bir strateji var. Helal bana!

3 Ağustos 2017 Perşembe

Matematiğin Felsefesi

İlkokulda klasik toplama, çıkarma işlemlerini aşıp daha karmaşık konulara geçtiğimiz ilk günlerde kendime şunu sordum “Bunları hayatımın neresinde kullanacağım? Bunlar benim ne işime yarayacak?” Her öğrenci bu soruyu kedine sormuştur. Tamam, belki toplama çıkarma gündelik hayatımda işe yarayabilirdi ancak bir trigonometriyi veya karmaşık sayıları iş mülakatında sormaları çok düşük bir ihtimal. Eğer karşımdaki bir psikopat değil ise… zaten, genellikle bu tür zor konular özel alanlarda kullanılır. Örneğin: mimarlık, mühendislik, program yazıcılığı gibi. İşte bu yüzden matematiğin evrendeki yerini çok geç kavrayabildim. Lise son sınıfta… Tabii bunda matematikle aramın ilkokuldan beri bozuk olmasının payı olabilir çünkü hiçbir zaman matematiğe kafam basmadı. Ta ki on ikinci sınıfa geldiğimde evrenin bile bir denklemden meydana geldiğini öğreninceye kadar. Bu benim matematiğe olan bakışımı tamamen değiştirdi. Evren koca bir denklemden ibaretti ve her şeyin kendi içinde sistematik birer denklemi vardı. Matematik hayatla iç içeydi yani. Hayata en yakın olan da sanırım: Limit.
Limitin temel  mantığını şu şekilde örneklendirebiliriz: bir karınca hayal edin bu karınca bizim belirlediğimiz iki metrelik bir yol üzerinde yürüsün ve sürekli yolun yarısını kat etsin. Yani önce yolun yarısı olan bir metreyi sonra kalan yolun yani bir metrenin yarısını alarak gitsin. Karınca bunu her yaptığında aslında yolun sonuna hiç ulaşamaz çünkü metreler santimetreye santimetrelerde mikrometrelere dönüşür. Karınca sona uzaklaştıkça aslında ondan uzaklaşır. En sonunda karınca ile yolun sonu arasında 0,0000000000… lık bir mesafe kalır. Yani sonsuz. Biliyorum şimdi bu size mantıksız geliyor olabilir. Sonuçta gerçek hayatta karınca yolu tamamlar ama matematiksel olarak bu hiçbir zaman gerçekleşmez. Daha kolay bir örnek vermek istersek 0 ile 1 rakamlarını düşünelim. bu iki rakam arasında sonsuz sayı vardır. İşte hayat bu…
Hayatı hayat yapan seçimlerimizdir. Gün içinde bile sonsuz tane seçim yapıyoruz. Sabah uyandığımızda yataktan kalkıp kalmamak bizim seçimimiz, sabah kahvaltıda ne yiyeceğimiz bizim seçimimiz ve bunun gibi sonsuz tane seçim… Her biri hayatımızı şekillendiren seçimler. Ne kadar küçük görülseler de her biri çok değerli. Aralarında bir tanesi bile değişse dünyanın seyrini değiştirecek kadar da önemli. Dünya bu küçük seçimlerin ihtimaller boyutunda bir araya gelmesiyle oluşuyor. İşte dünya 0 ile 1 arasında duracak kadar küçük artık. Bu, iki sayı arasındaki sonsuzluk, sınır içindeki sınırsızlık. Dünya da bundan ibaret. Gözümüzde büyüttüğümüz her şey, bu kadar küçük seçimlerden oluşuyor anlayacağınız. Şu an yapacağımız büyük küçük tüm seçimler de geleceği şekillendirecek. Zaten bizi korkutan da bu değil mi? Ufacık bir seçimin dünyamızı değiştirmesi…
Değişimden korkmamalı insan, aksine onu kucaklamalı. Çünkü sürekli bir değişim içindeyiz zaten. Bir dakika sonraki siz, siz değilsiniz mesela. Bulunduğunuz ortam, dünyanın konumu… onlar bile aynı değil artık. Değişim ne kadar ürkütücü görünse de sizi siz yapar. Fikirlerinizi ,hayatınızı değiştirir. Sizi ileriye doğru götürür. Sona geldiğinizde ve geriye baktığınızda hayatınızın bu seçimlerden oluşan değişimlere borçlu olduğunu göreceksiniz.
Sonuçlar ne olursa olsun seçimler sizi geliştirecek ve daha güçlü kılacak. Seçimlerinizden pişman olmamanız dileğiyle…
Hayatımız yaptığımız tercihlerin toplamıdır.
                                                                            -Anonim

14 Mayıs 2017 Pazar

Evrenin Fotoğrafı




Bu gördüğünüz fotoğraf Hubble adı verilen bir uzay teleskobu tarafından çekildi ve belki de tüm dünya adına çok büyük bir önem taşıyor. Şimdi bu fotoğrafı özel kılan şeyi merak ediyorsunuzdur. Muhtemelen Google görsellere girdiğinizde karşınıza bundan yüzlercesi çıkacak ama bu fotoğrafta gördüğünüz irili ufaklı renkli ışıklar birer yıldız değil, gezegen de değil… onlar birer galaksi,tıpkı bizim Samanyolu galaksisi gibi ve bu küçücük fotoğrafın içinde tam 10.000 tane galaksi var. İşte bu fotoğrafı özel kılan şey: evrenin en derin görüntüsü olması. Ayrıca gökyüzünün tamamını kapsayan bir görüntü de değil. Gökyüzümüzün sadece bir kısmından alınan bir parça. Şimdi de kafamızı yukarı kaldırdığımızda bu resimden kaç tanesiyle karşılaşacağımızı hesaplayalım. Hesap makinelerinizi yanınıza alın çünkü çok büyük sayılarla oynayacağız.
Eğer bu resmin bir çıktısını alıp bu resme Hubble teleskobunun bir benzeriyle bakmak isteseydik aralarındaki mesafe ortalama 305 metre olur. Şimdi bu uzunluğu bir kürenin yarı çapı olarak kabul edelim ve bu uzunluğu kürenin yüzey alanı formülüne yerleştirelim : 4πr2. Pi sayısını da 3,14 olarak alalım. Elimizde şu an bu var: 4x3,14x305x305=1168394.sonuç olarak 1168394 tane bu fotoğrafla tüm gökyüzünü kaplayabiliriz ayrıca bu fotoğrafta 10.000 tane galaksi olduğunu söylemiştik. 1168394x10.000=11683940000. Kafamızı kaldırıp gökyüzüne baktığımızda keşfedilmeyi bekleyen 11683940000 tane galaksi var demek bu. Biz ise bu galaksilerin birinde ufacık bir gezegende yaşıyoruz. Sonsuz, karanlık bir boşlukta soluk mavi bir noktadan ibaretiz. Dünya dışında başka hayatlar keşfedilmediği sürece de bu koskoca boşlukta yalnızız. Bizden önce yaşayanlar, bizimle birlikte şu an yaşayanlar ve ileride yaşayacak olanlar, hepimiz bu toz zerreciğinin içinde sıkışmış durumdayız ve hiçbirimiz kalıcı değiliz. Dünyamız bizi bir süreliğine barındıran küçük bir konak gibi. Hepimiz bir gün bu dünyadan silineceğiz. Sahip olduğumuz her şey burada kalacak.bunları düşününce insan soruyor kendine. Madem hiçbir şey kalıcı değil ,o zaman neden bu kadar savaş çıkarıyoruz? Neden birbirimizi incitiyoruz? Neden kendimize zarar veriyoruz? Bu ego neden? Şu kısacık zamanı neden bu tarz şeylere harcıyoruz ki? Bizler sadece uzayın bilinmeyen bir noktasında bulunan galaksinin içindeki sekiz gezegenden birinde yaşayan bencil ve aptal canlılarız. Hırsımız yüzünden masum insanları katlettik, açgözlülüğümüz yüzünden diğer canlıları görmezden geldik ve onları yok ettik, bencilliğimiz yüzünden çocukların ölmesine izin verdik, nefretimiz yüzünden insanların kalbini kırıp belki de onları hayatlarını sonlandırmaya zorladık ve bunları dünyada adımızı bilen son kişi öldüğünde yeryüzünden tamamen silineceğimizi bilerek yaptık. Küçücük evimizi, dünyayı bile koruyamadık. Kendi kendimizi yok ettik.
Carl Sagan, 1977’de fırlatılan Voyager 1 uzay aracının 1990 yılında dünyaya yaklaşık 6.000.000.000 kilometre uzaklıktan çektiği videonun başında görünen fotoğraftan esinlenerek Soluk Mavi Nokta adlı kitabı yazar. Kitabın bir bölümünde şöyle der:
“ Gök bilim için mütevazi ve karakter geliştiren bir deneyim olduğu söylenir. Muhtemelen insanlığın kibrinin ahmakça oluşunun bu küçük dünyamızın uzak resminden daha iyi bir kanıtı yoktur. Bana göre, bu resim birbirimizle ilişkilerimizi daha nazikçe kurmamızın ve “soluk mavi nokta”yı koruyup ona değer vermemiz sorumluluğunun altını çizmekte. Şimdiye dek bildiğimiz tek yuvayı …”
Belki de bir gün her iki resim de insanların kendi gerçek değerlerini ve evrendeki yerlerini kavramalarını sağlar. Galaksiler , kara delikler, gezegenler için statünüzün, egonuzun, maaşınızın bir önemi yok. Neden diğer insanlar için olsun ki? Biz bu evrende yaşayan ufacık yıldız tozlarıyız. Daha fazlası değil.
Bilimle kalın…
Sadece iki şey sonsuzdur: Biri evren diğeri de insanın aptallığı. İlkinden o kadar da emin değilim.- A.Einstein 

23 Aralık 2016 Cuma

Doğal Savunma Mekanizması

Korku, insanın sahip olduğu en temel duygulardan biridir ve evrenseldir. Her insan bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde çeşitli şeylerden korkabilir. Bu korkuların nedeni de genellikle hayatta kalma içgüdüsüdür.
İlk çağlarda insanlar öldürülme tehlikesiyle yabancılardan ve vahşi hayvanlardan, getireceği tehlikeyi kestirememekten dolayı da gök gürültüsünden ve karanlıktan korkmuşlardır. (ki bu onların hayatta kalmalarını sağlamıştır.) günümüzdeki korkuların temeli bunlara dayansa da korkularımız çağın getirilerine göre gelişmiş, artmış ve farklılaşmıştır. Örneğin evinizin önünde kol gezen vahşi hayvanların yerini yatağınızın altındaki canavarlar almıştır. Özetle korku da bizimle birlikte evrilmektedir.
Korkuyla ilgili en çok sorulan sorulardan biri : “korku doğuştan mı gelir yoksa sonradan mı?” sorusudur.  Evrimsel psikolojiye göre biz insanlar doğduğumuz andan itibaren insan doğasını tehdit eden uyarıcılardan korkmaya programlıyız. Örneğin; yeni doğan bebekler yüksek sesten, küçük çocuklar karanlıktan veya yabancılardan korkar. Gündelik hayattan edindiğimiz diğer korkular ise öğrenilmiş korkulardır. Örneğin; küçük yaşta boğulma tehlikesi geçirmiş bir insanın sudan korkması gibi. Evrimsel psikolojinin öne sürdüğü bu yaklaşıma göre doğuştan gelen korkular her zaman öğrenilen korkulardan daha baskındır. Bu öneriyi bir deney ile açıklayalım:
Amerikalı psikolog John Broadus Watson, “korku doğuştan mı gelir yoksa sonradan mı öğrenilir?” sorusuna cevap bulabilmek için asistanı Rosalie Rayner ile birlikte bir deney tasarlar. İkilinin denekleri ise sağlıklı bir bebek olan sekiz aylık Albert’tır. Deneye başlamadan  önce  Albert’a birkaç test yapılır. Bebeğe sırasıyla ilk kez karşılaşabileceği nesneler  gösterilir. (beyaz bir fare,tavşan, kağıt parçaları…) Amaç, Albert’ın bunlara karşı tepkisi olup olmadığını incelemektir. Sonuç olarak Albert, gördüğü hiçbir nesneye karşı korku göstermez. Bu testten sonra Albert boş bir odaya götürülür. Odada bez bir yatak haricinde hiçbir şey yoktur. Daha sonra yalnız bırakılan Albert’ın yanına beyaz bir fare salarlar. Albert’ın fareyle arası iyidir. Ve bir sonraki aşamaya geçilir. Albert, fareye her dokunduğunda iki demir çubuğu birbirine vurarak rahatsız edici sesler çıkarırlar. Sesleri duyan küçük çocuk ağlamaya başlar. Dokunmaya çalıştığı an hep aynı sesi duyduğu için bir süre sonra fareye dokunmaktan çekinir. Deney farklı tüylü objelerle birkaç gün daha tekrarlanır. Sonuç olarak, Albert, özellikle beyaz renkli, tüylü bir nesne görse korkup, ağlamaya başlar. Ve bu deneyle koşullu korku kanıtlanır.
Diğer bir yaklaşıma göre, bireyin nelerden korktuğu, korkulan uyarıcının birey ile olan ilişkisine bağlıdır. Örneğin daha önce trafik kazası geçirmiş biri için araba yolculukları bir stres kaynağı iken geçmişte böyle bir olay yaşamamış biri için bir stres kaynağı olmayabilir.
Şimdi de korkuyla ilgili başka bir kavrama değinelim. Fobi. Daha önce korkuyu, canlının doğasını tehdit eden veya edebilecek olan olay ve varlıklardan savunma içgüdüsü olarak tanımlamıştık. Fobi de bu korkunun hastalık seviyesine ulaşmasıdır. Belirli seviyedeki korku hayatta kalmak için gerekliyken, korkunun kontrolden çıkması yaşamı kısıtlayabilir. Yani yaşama hizmet eden korku fobiye dönüşür. Fobiler halk arsında hastalık olarak görülmediği için tedavi edilenlerin sayısı az olsa da fobik (fobisi olan) biri panik atak hastasıyla hemen hemen aynı belirtileri gösterir. Ancak korkmayın çünkü çoğu fobinin tedavisi bulunmaktadır. Sorunu çözemediğiniz zaman yardım istemekten çekinmeyin.

Korku,neşe,üzüntü,öfke,tiksinti. Hangi ırktan, hangi ülkeden olursanız olun bu duyguların hepsi evrenseldir. Tıpkı korku gibi. Yaşamımızın temelinde de bu duygular vardır. Hepsi bir arada insanoğlunu oluşturan bir formül gibidir ve hepsi birlikte bir denge içinde çalışır. Biz ise hayatımızda bu dengeyi korumaya çalışırız. Ancak zaman zaman bu denge bozulabilir. Biri diğerlerinin önüne geçmeye çalışabilir. O zaman geldiğinde durun. Durun ve kontrolü elinize alın, dengenin bozulmasına engel olun. Duygularınızın esiri olmayın. O dengenin hiç bozulmaması dileğiyle…
korkunun kaynağı gelecekte yatar. kim gelecekten kurtulmuşsa, korkacak hiç bir şeyi yoktur.                                                                                                         M.Kundera

17 Aralık 2016 Cumartesi

Eski Bir Tapınak Yazıtı

 "Gürültü patırtının ortasında sükunetle dolaş; sessizliğin içinde huzur bulunduğunu unutma. Başka türlü davranmak açıkça gerekmedikçe herkesle dost olmaya çalış. Sana bir kötülük yapıldığında verebileceğin en iyi karşılık unutmak olsun. Bağışla ve unut. Ama kimseye teslim olma. İçten ol; telaşsız, kısa ve açık seçik konuş. Başkalarına da kulak ver. Aptal ve cahil oldukları zaman bile dinle onları çünkü dünyada herkesin bir öyküsü vardır.
  Yalnız planlarının değil, başarılarının da çıkarmaya çalış. işinle ne kadar küçük olursa olsun ilgilen; hayattaki dayanağın odur. Seveceğin bir iş seçersen yaşamında bir an bile çalışmış ve yorulmuş olmazsın. İşini öyle seveceksin ki, başarıların bedenini ve yüreğini güçlendirirken verdiklerinle de yepyeni hayaller başlatmış olacaksın.
  Olduğun gibi görün ve göründüğün gibi ol, sevmediğin zaman sever gibi yapma. Çevrene önerilerde bulun ama hükmetme. İnsanları yargılarsan onları sevmeye zamanın kalmaz. Ve unutma ki, insanlığın yüzyıllardır öğrendikleri, sonsuz uzunlukta bir kumsaldaki tek bir kum taneciğinden daha fazla değildir.
   Aşka burun kıvırma sakın; o çöl ortasında yemyeşil bir bahçedir. O bahçeye layık bir bahçıvan olmak için her bitkinin sürekli bakıma ihtiyacı olduğunu unutma. 
   Kaybetmeyi ahlaksız bir kazanca tercih et. İlkinin acısı bir an, ötekinin vicdan azabı bir ömür boyu sürer. Bazı idealler o kadar değerlidir ki, o yolda mağlup olman bile zafer sayılır. Bu dünyada bırakacağın en büyük miras dürüstlüktür.
   Yılların geçmesine öfkelenme; gençliğine yakışan şeyleri gülümseyerek teslim et geçmişe. Yapamayacağın şeylerin yapabileceklerini engellemesine izin verme.
   Rüzgarın yönünü değiştiremediğin zaman, yelkenlerini rüzgara göre ayarla. Çünkü dünya, karşılaştığın fırtınalarla değil, gemiyi limana getirip getiremediğinle ilgilenir. Ara sıra isyana yönelecek olsan da hatırla ki, evreni yargılamak imkansızdır. Onun için kavgalarını sürdürürken bile kendi kendinle barış içinde ol. 
  Hatırlar mısın doğduğun zamanları? Sen ağlarken herkes sevinçle gülüşüyordu. öyle bir ömür geçir ki, herkes ağlasın öldüğünde, sen mutlulukla gülümse. sabırlı, sevecen, erdemli ol. önünde sonunda bütün servetin sensin. Görmeye çalış ki, bütün pisliğine ve kalleşliğine rağmen dünya yine de insanoğlunun biricik güzel mekanıdır." 
                                                                                              (Xsentus İÖ 9.yy)

22 Ekim 2016 Cumartesi

#SenKimsin?

Benim adım Nisa. On yedi yaşındayım. Ankaralıyım. Ben bir genç kızım. Öğrenciyim. Ablayım. Kiminin kuzeni, kiminin yeğeni, kiminin arkadaşıyım. Yedi milyar eşsiz insandan sadece biriyim. Hem herkes gibiyim hem de hiç kimse. Ben her şeyim. Ben hiçbir şeyim. Ben senim. Ben evrenim.
Evrende bulunan hiçbir varlık bir diğerine benzemez. Tıpkı benim gibi, sizin gibi. Gerek görünüş gerek davranış olsun hepimiz bambaşkayız. Özeliz ve bizi biz yapan bu ; yani farklılıklarımız. Seçimlerimiz farklı, düşüncelerimiz, sevdiklerimiz, sevmediklerimiz. Aynı dünyanın farklı insanlarıyız ve ben bu kadar farklı bir dünya da yaşadığım için çok mutluyum. Bir tablonun farklı renkleri gibiyiz. Uyumlu ve beraber. Ben de kendimle beraber diğer bütün renkleri kucaklıyorum. Hepsini ayrı ayrı seviyor ve saygı duyuyorum. Yaşamanın da özü de bu değil midir zaten?
İnsanoğlu evrene ilk ayak bastığından beri dünyadaki yerini sorgulamıştır. Araştırmış, düşünmüş ve bulgularını gelecek nesillerle paylaşmıştır. Neden buradayız? İnsanın dünyadaki yeri nelerdir? Hayatın amacı, özü nedir?  Bir çok soru bir çok düşünceyi de beraberinde getirmiştir ve insanlar sırf bu soruların cevabını bulabilmek için uzaya çıkmış, derin denizlere dalmış, kütüphaneler kurmuş. Herkes kendi cevabını ,  kendi yöntemiyle aramış. Kimisi bulmuş, kimisi bulamamış. Ben de diyorum ki belki hayatın amacı budur: hayatın amacını aramak. Bulun veya bulamayın.
Ben, kendi amacımı kendi yöntemimle arıyorum. Yeni icat edilmiş bir makineyi ilk defa inceleyen bir bilim adamı heyecanıyla kendimi keşfediyorum. Keşfettikçe amacıma daha çok yaklaşıyorum sanki.
Sen kimsin? Diye soruyorum sürekli kendime. Aziz Nesin’in dediği gibi, sen nesin? Sonra cevap veriyorum: olduğum kişiyim, ne bir eksik, ne bir fazla. Bu fikirlerin sahibiyim, bu hayatın.

Herkes gibi benim hayallerim, hedeflerim var. Dünyaya yararlı bir şeyler yapmak , mutlu olmak istiyorum. İşte bu benim. Peki ya sen kimsin?
 " Bana yağmuru anlatma, yağ"  -Victor Hugo

30 Eylül 2016 Cuma

Çocukça

Mutlu olmanın şifresi çocuk kalabilmektir. Çocukça… hür ve şen.
Çocukluk bir insanın hayatındaki en önemli dönemdir. Şu an sahip olduğumuz çoğu karakteristik özelliğimiz bu dönemde oluşmuştur çünkü. bizi biz yapan çocukluğumuzdur.
Çocuklar bu dünyaya ilk geldiklerinde oyun hamuru gibidirler. El değmemiş,saf ve lekesiz. Onlara şekil veren de bizleriz. İyi veya kötü yönde onlar bizim eserlerimiz. Sözün özü kötü çocuk yoktur, kötü ebeveyn vardır.
Her zaman çocukları farklı bir canlı türü gibi görmüşümdür. Süper insanlar gibi.sanki farklı bir gezegenden gelmişler. Sonsuz bir hayal gücü, yüksek öğrenme kabiliyeti, merak duygusu, içgüdü, sınırsız sevgi ve daha nice -yetişkinlerin unuttuğu- özelliklerle donatılmışlardır. Aslında dünyaya gelen bütün insanlar zamanında “süper insanlar”dı. Ancak sonradan bozuldular. Büyüdükçe , çocukluklarını unuttular. Artık hiçbir yetişkin nasıl çocuk olunacağını bilmiyor. Doğal olarak çocuk yetiştirmeyi de.
Bu eşsiz dönem geçtikten sonra yerini yavaş yavaş yetişkinliğe bırakıyor. Bu geçiş dönemine de biz “ergenlik” diyoruz. Er geç kapsüllerinden çıkan bu zavallı canlılar ne yazık ki gerçek dünyaya kolay kolay alışamıyor. Kendi dünyalarının gerçeğiyle uyuşmadığını görmek aldıkları ilk darbe oluyor tabii. Onları mazur görün. zamanla gerçek dünyaya adapte olan bu canlıların artık yetişkin olma vakti gelip çatıyor. Yetişkin olmayı yanlış anlayan ebeveynler doğal olarak bu gençlere de yanlış öğretiyorlar. “artık koca adam/kız oldun.” Diyerek içlerinde kalan bir parça çocukluğu da bastırıyorlar. Ve bu talihsiz gençler de yetişkinliği ciddi olmak veya para kazanmak için çalışmak sanıyorlar. Çocukça davranmak bir aşağılama  olarak kullanılıyor.   Onlar çocuklarına, çocukları da kendi çocuklarına yetişkinliği işte böyle yanlış öğretiyor.  Belki de bu zinciri kırma vakti gelmiştir artık.
Bunu en iyi “küçük prens” kitabı anlatır, okuyanlar bilir. Daha küçücük çocukların hayal dünyası yetişkinlerce baltalanır “yapma”,”etme”,”şımarma” … çünkü gerçek dünya onları beklemektedir ve orada çocukluğa yer yoktur(!). pastel boyaları bir kenara bırakıp nasıl fatura ödeneceğini öğrenmeleri gerekiyordur. Pastel boyalarla faturalar yan yana duramaz.
Hayat zordur. Eğlenmeye vakit bulamazsınız çünkü para kazanmak için çalışıp duruyorsunuzdur. Çocuğunuza vakit ayıramıyorsunuzdur çünkü faturaları ödemeniz gerekmektedir. Bizi buna sistem iter. Ve bu zor şartlarla baş etmenin tek yolu içinizdeki çocuğu öldürmemektir. Yine para kazanın, yine fatura ödeyin ama bir çocuk size oyuncak bir fincan verince o hayali çaydan da bir yudum alın. Çocuk kalmak kötü bir şey değildir ki. Bazen size hayat veren o içinizdeki çocuktur. bu yüzden ona iyi davranın.
Çocuklar özeldir. Size verilmiş birer emanettir. Hayal güçlerini baltalamak yerine onları geliştirmelerine izin verin. Bırakın çocukluklarını doyasıya yaşasınlar. Sorularına sabırla cevap verin, onlarla oyunlar oynayın, vakit geçirin. Çocuklarla çocuklaşın ve bundan korkmayın. Çünkü bir çocuktan neler öğreneceğinizi asla bilemezsiniz.
Yazımın sonuna geldim artık. Umarım düşüncelerimi doğru aktarabilmişimdir. Hep çocuk kalabilmeniz dileğiyle…
Çocuklar galaksi gibidirler. Onları bir kutuya kapatamazsınız. Bırakın boşlukta yayılsınlar.