Translate

31 Ağustos 2016 Çarşamba

Beş Dakika Daha...

Şu an dünya da yedi milyardan daha fazla insan yaşamakta. Her saniye birileri ölüp, başka birileri doğmakta. Kimileri ise yaşarken ölmekte.
Yüzyıllardır dünyadayız. Gelişip,büyüdük, çoğaldık. Yasalar çıkarttık, kurallar koyduk. Bir sistem oluşturup o sistemin bir parçası olduk.
Her sabah milyonlarca insan uyanıyor, işine, okuluna gidiyor, eve geliyor, yiyiyor,içiyor ve yatıyor ve yllarca bunu devam ettiriyor. Peki ne için? Araba- ev almak, geçinmek veya hayallerine ulaşmak için… daha beş dakika sonra ne olacağını bilmeden yıllar sonrasını düşünüyor. Kendini buna o kadar kaptırıyor ki “şu anı” unutuyor. Bu günün değerini bilmiyor. Nefes aldığı her saniyeyi, sevdikleriyle geçirdiği her anı veya o an yapmakta olduğu şeyi hiçe sayıyor. Kendini geleceğe öyle kaptırıyor ki o geleceğin geldiğini bile fark etmiyor. Zaman ne kadar hızlı geçiyor oysaki. Yapacak bir sürü şeyi vardı. Ama şimdi yolun sonunda ve iş işten geçeli de çok olmuş. İşte boşa gitmiş bir hayat daha! Geleceğin büyüsünden bu günü unutan insancıklar… ne yazık!
On birinci sınıfta bir arkadaşım vardı. Bir gün birlikte ders çalışırken “ben seneye n’apıcam?” diye yakınmıştı. Bu konuşmadan birkaç ay sonra vefat etti. Mekanı cennet olsun. Hayatımın en zor dönemlerinden birinden geçtim. Fakat bundan bir ders de çıkardım. Okuduğum kişisel gelişim kitaplarının aksine yaşayarak öğrendim; Anda kalmak… basit bir eylem gibi görünse de yapması çok zor. Çünkü bu eylem kaybolalı uzun zaman oldu. Kendi ellerimizle yarattığımız sistemlerin köleleri haline geldik. Çok klişe bir cümle ama doğru.
Anda kalmak; o an da – yani şu anda- yapılan şeyin farkına varmaktır. Yemek yerken, su içerken hatta bu yazıyı okurken ne yaptığınızı bilincinde olmaktır. Kendinize “ben şu anda ne yapıyorum?” diye sorduğunuzda aldığınız cevaptır. “şu an bu yazıyı okuyorum”. İşte şimdi şu andasınız. Benimle beraber. Şimdi çevrenize bir bakın. Gördüğünüz her şey Şu an orada sizinle. “o” anda…
Her zaman zamanın ne kadar hızlı geçtiğinden şikayet ederiz. İşte bunun nedeni geleceğe olan hayranlığımız. Bu anın farkında değiliz ne yazık ki. Elbette her şeyi bir kenara bırakın demiyorum. Yine işinize, okulunuza gidin. Hayaller kurun. Ancak şu anı unutmayın. Bu gününüz var ama yarınınız olmayabilir. Sevdiklerinizi bir daha göremeyebilirsiniz veya üstüne hayaller kuracak bir geleceğiniz bile olmayabilir. Bu bizi “bu gün son günün olsaydı ne yapardın?” sorusuna götürüyor.
Bu da aklıma bir hikaye getirdi :”bir profesör  dersine girdiği sınıfa bu malum sorumuzu sorar. Öğrencilerin kimi “ailemle vedalaşırım”, kimi “ hiç yapmadığım şeyler yaparım”, kimi “sevgilimle zaman geçirim” tarzı cevaplar vermiş. Profesör tüm cevapları aldıktan sonra “ bunları yapmak için bu gününüzün son gününüz mü olması gerek?” diye sormuş.” İşte bahsettiğim şey tam olarak bu…
Bu beş dakika en değerli beş dakikanız. Onu değerlendirin çünkü bir dahaki sefere bir beş dakikanız olmayabilir…
Nice beş dakikalara…

Evvelce yaşadıkları zamanı kötü kullanmaları, insanları geri kalan zamanlarını daha iyi kullanmaya sevketmez. -La bruyere

24 Ağustos 2016 Çarşamba

"Mutluluk Bir Seçimdir."

İnsanlık ilk yıllarından bu yana sürekli bir evrim ve gelişim içinde. Yaşam standartlarından, inançlara kadar birçok olgu da insanoğluyla birlikte değişip, gelişti. Ama insan beynini kurcalayan bazı meseleler hiç değişmedi. Örneğin “ bu gün karnımı nasıl doyururum?” veya “nasıl mutlu olunur?” … aslında bunların birden fazla cevabı var. Ve ben bütün koca yürekliliğimle size bu cevapları vereceğim.
Öncelikle neye sahip olduğunuz veya olmadığınız mutluluğunuz etkilemiyor. İçiniz rahat olsun. İnsan beyni bir süre sonra durumu olağanlaştırıyor ve felçli de olsanız, milyoner de mutluluk seviyeniz eşit oluyor. İnsan doğası gereği mutluluk sentezleyebiliyor, ne harika değil mi? Ancak çoğu insan bu harika özelliği kabul etmiyor; onlara göre mutluluk bulunuyor ve sahip olunuyor. Masallarda ki gibi sonsuza kadar mutlu yaşanmıyor yani. insanlar bir seçim yapmak zorunda kaldıklarında seçtiklerini daha çok seviyorlar , seçmediklerini ise o kadar beğenmiyorlar. İşte bu mutluluk sentezi. Bir nevi elindekiyle yetinme psikolojisi. “zorunda kalma”yı kullandım çünkü insanlar zora girdiklerinde elindekiyle yetinme güdüsü daha ağır basıyor. Bu polyanna’nın neden bu kadar mutlu olduğunu açıklar.yapılan araştırmalara göre de en iyi eserler, sefalet , savaş gibi zor durumlarda ortaya çıkmış. yaşam standartlarımızın,hayat kalitemizin artmasına rağmen otuz yıl önceki insanlardan daha mutsuzuz.eskilerin ellerinde bizden daha az şey olmasına rağmen daha mutlulardı. Biz ise sonuz kaynağa sahip olmamıza rağmen bir türlü bu mutluluğu yakalayamıyoruz.
 Tabii bu demek değildir ki hayatınızı sefalet içinde geçirin; sadece sınırlarınızı bilin. Onları tanıyın ve potansiyelinizle tanışın. Kolaya kaçmayın…
Bir çoğumuz “para mutluluk getirmez” sözüne inanırız. Ancak elinizdekini doğru kullandığınız sürece para bile mutluluk getirebilir. Az önceki maddemize benziyor. Yapılan deneylere göre deneye katılan insanlar ellerine geçen parayı başkaları için harcadıklarında kendilerine harcadıkları zaman göre daha mutlu oldukları gözlemlenmiş. Bunun nedeni başka birini mutlu etmenizin size yansımasıdır. Yani mutluluk kesinlikle bulaşıcıdır.
Size saydığım tüm bu maddeler elindekini iyi değerlendirebilme ve sahip olduklarınızın kıymetini bilmekle ilgiliydi. Sahip olduğunuz şeyler için şükran duyma. Şahsen ben her sabah kalktığım da sahip olduğum en küçük şey için bile şükrediyorum ; öncelikle hala hayatta olduğum için ardından bir aileye, iyi arkadaşlar sahip olduğum için, okula gidebildiğim için… vesaire vesaire. Bu liste böyle uzayıp gidiyor. Bunlar için şükrediyorum çünkü bir gün bunlara sahip olamayabilirim. Bunu bilmek elimdekinin değerini artırıyor ve beni mutlu ediyor çünkü bütün bunlara şuan sahibim. Ne büyük bir zenginlik.
Çevremizdeki insanlar bir şekilde bizleri etkiliyor. Bizde onları… sürekli bir etkileşim içindeyiz. Ancak giderek düşen mutluluk seviyesi insanlara gülen bir surat arattırıyor. Onlara iyi gelecek birileri lazım artık. En ufak bir “merhaba” veya “teşekkür ederim” gibi kelimeler insanları daha iyi hissettiriyor.
 Etkileşim insanlığın bir parçası. İletişim kurmaktan, sohbet etmekten korkmayın. Belki  tanışacağınız o insan hayatınızı değiştirebilir, kim bilir?
Dünyada yedi milyardan fazla insanın var olduğunu hatırlayın. Her biri birbirinden farklı ve eşsiz. Sizde onlardan birisiniz ve bu farklılıklar dünyamızı güzelleştiren yegane şeylerden. Her biri ayrı özel yedi milyar insan... Yeni şeyler öğrenmekten korkmayın. Cesur olun ve atılın. Toplumun bir parçası olun. Çeşitliliği kucaklayın…
Yazımın yavaş yavaş sonuna geliyorum. Nedense bu yazı pek hoşuma gitmedi. Pek iyi yazamadım ve bunun için de sizden çok özür diliyorum. Ne yazık ki word dosyası ilk yazıyı açmadığı için tekrardan bu konuyla ilgili bir yazı yazdım. Tabiî ki ilki kadar güzel olmadı, dediğim gibi… sadece size mutluluğun aslında ne kadar basit elde edilebileceğini göstermek istedim. Mutluluk bir olgu değildir. Pek uzun sürmez-ki bu da bize her güzel şeyin bir sonu olduğunu hatırlatıyor- mutluluk bir olaydır. Olur ve biter. Onu kıymetli kılan budur. Bu mutlulukları biriktirmelisiniz. Elinizdeki mutluluklarla yetinin ki, en sonunda geçmişe dönüp baktığınızda kocaman, güzel ve mutlu bir hayat görebilesiniz.
Yazımın en sonunda da kendi mutluluk sırrımı vermek istiyorum. Belki birilerine ilham olur. Kendime edindiğim küçük ama güzel bir motto : “ mutluluk bir seçimdir.” Daha önce de dediğim gibi  mutluluk küçük anlarda gizlidir. Hatta bazen yanı başınızda. Siz yeter ki görmek isteyin,mutlu olmayı seçin. İşte o zaman en ufak mutluluğun bile hazzına varacaksınız. Mutlu günler…


 Herkes mutluluktan bahseder, ama pek az kimse bilir onu. (Mme. J.P. Roland)

19 Ağustos 2016 Cuma

Saat




Geçenlerde evrene sorduğum soruların cevabı için küçük bir ipucu buldum veya  tüm cevapları kaplayan fazla geniş bir cevap. İpin ucunu nereye çekerseniz yani. Artık ne diyeceğiniz , nasıl yorumlayacağınız size kalmış. Ben sadece kendi bakış açımla anlatacağım.
Bundan birkaç gün önce gece saat üç sularıydı. Tatilden ötürü zaman algım tamamen kaydığı için uyku düzenim fazlasıyla bozuk. Evdeki herkes derin bir uykudaydı,ben hariç. Kardeşimle paylaştığım odada yatağın için öylece yatmış uykumun gelmesini bekliyordum. Odamızın kapısı açıktı ve koridordaki monolog saatin tiktakları duyuluyordu. Normalde de kulaklarım iyi duyduğu için sanki saat kafamın içinde gibiydi. Hatta bir ara gaipten duyduğumu bile düşündüm. O sırada saatten başka bir yer odaklandığımda tiktakları duymadığımı fark ettim. Dikkatimi saate verdiğim de ise onu tekrar duyabiliyordum.( elbette bunun psikolojide bir açıklaması vardır ama benim ilgilendiğim bu değildi…bu seferlik.). birden aklıma bunun bir mesaj olabileceği geldi, belki küçük bir ipucu… veya ben her şeyin altından bir anlam çıkarmaya çalıştım. Bunu gerçekten bilmiyorum. Tek bildiğim bana ilham verdiği. Saati duymak istediğimde duyabiliyordum ancak istemediğimde saat susuyordu. Yani bu benim isteğime bağlıydı (bunun da kesin felsefede de bir açıklaması vardır). Bu edindiğim tecrübeyi gerçek hayata da uygulamaya çalıştım. Ve bir şey buldum…
İnsanoğlu yaratılıştan itibaren bir sürü soru sormuş ve soruların cevabını bulmaya çalışmıştır. Felsefeciler uzun yıllar bu sorulara kafa patlatmış ve kendilerince cevaplar bulmuşlardır. İyi ki de yapmışlar… ben de bir felsefeci olmasam da kendi cevabımı buldum :
Eğer cevabı bulmak isterseniz can-ı gönülden dinleyin. O size gelecektir. Bu kadar basit mi yani? Kesinlikle… çoğu insan soru sorar ancak gerçekten cevabı bulmak istemez. Çünkü kulakları çok uzun süredir bir şey duymaz haldedir. Kendi kulaklarını kendileri kapatmıştır. Sorsanız , elbette cevapları bulmak istediklerini söylerler ama gerçekte öyle olmadığını onlarda bilirler. Bunun nedeni kişiden kişiye değişir. Allah’ a şükür bununda bir çözümü var;parmakları kulaktan çekmek. Açın kulaklarınızı ve dinleyin. Cevapları dinleyin. Kendinize şunu sorun: “ cevabı bulmayı gerçekten istiyor muyum?”… cevaptan emin değilseniz sormaya devam edin. Ta ki ellerinizi kulaklarınızdan çekene kadar…
Bu yazıyı da güzel bir alıntıyla bitirmek istiyorum:
"Dileyin, size verilecektir; arayın, bulacaksınız; kapıyı çalın, size açılacaktır." (Matta7:7)

Tüm sorularınızın cevap bulması dileğiyle….